28 Ekim 2011 Cuma

eppur si muove

bugün düşünüp durdum kendi kendime, dünya yine de dönüyor ve hayat yine de devam ediyor. biz burda olsak da olmasak da dünya dönmeye devam edecek. o zaman aklıma geldi. engizisyon, galileo'ya dayattığında geri adım atmak zorunda kalmıştı teorisinden, canını kurtarmak için. ama işte onlar ne derse desin dünya yine de dönüyordu. evet biliyorum başlıktaki bu sözün (ki tam anlamı "yine de dönüyor"dur) galileo tarafından sarf edilip edilmediği tartışmalı ama bence onun ruhuna uygun bir cümle. o yüzden onunmuş gibi farz etmekte bir sakınca yok bence.

aynı cümle haggard'a da ilham kaynağı olmuş ki bu isimle bir albümleri de var. albüm kapağı da şahane.


yine aynı isimli şarkıları (her ne kadar metal günlerim artık gerilerde kalmış olsa da) güzel bence.

27 Ekim 2011 Perşembe

güzel bir şey yok mu?

aslında yazacak ne çok şey var. bir dakika durmuyor beynim, kafamda uçuşan düşüncelerden. çıldırmış bir dünyada yaşıyorum. ne görsem, ne okusam, neye elimi atsam içimi acıtıyor sonunda. bunların hiçbirini yazmak istemiyorum. adı üstünde ya, güzel şeyler olsun sadece. uzun zaman sonra dönüp baktığımda bu zamanları güzel şeylerle hatırlamak istiyorum, içimi yakıp geçen, göğsümün sol yanında kalıcı bir ağrıya neden olan şeylerle değil.

ama işte kolay değil o kadar. sabahtan beri zorluyorum kendimi şöyle neşeli bir şeyler okusam, dinlesem, biraz gülsem diye. henüz tam olarak başaramadım. başarana kadar da  bir şey yazmam buraya artık. öyle işte.

26 Ekim 2011 Çarşamba

i have a dream

"The ultimate weakness of violence is that it is a descending spiral, begetting the very thing it seeks to destroy. Instead of diminishing evil, it multiplies it. Through violence you may murder the liar, but you cannot murder the lie, nor establish the truth. Through violence you may murder the hater, but you do not murder hate. In fact, violence merely increases hate. So it goes. ... Returning hate for hate multiplies hate, adding deeper darkness to a night already devoid of stars. Darkness cannot drive out darkness: only light can do that. Hate cannot drive out hate: only love can do that." Martin Luther King Jr.





canım sıkılıyor, yüreğim daralıyor. bir de ağrılar sızılar eklenince, hayat bu aralar dayanması güç bir hale geldi. ama bazen böyle şeyler okumak bana umut veriyor. o yüzden bu akşam meşhur "i have a dream" konuşmasını okudum. içim aydınlandı.

25 Ekim 2011 Salı

society

into the wild'ı izleyenlerin büyükçe bir kısmı bu filmi insanın doğayla mücadelesi ve neticesinde yenik düşmesi olarak yorumlamayı tercih ediyorlar. ben öyle düşünmüyorum. bence bu bir vazgeçiş öyküsü. sahip olduğun, toplumun sana sahip olmanı dayattığı, talep ettiği her şeyden vazgeçebilmenin ve insanlığın özüne dönebilmenin öyküsü. biyolojik varoluşumuzun temellerine inebilmenin öyküsü.

insanlar kendi yaptıkları şeylerin esiri olmayı, kendi yaptıkları şeylerin altında ezilmeyi (bu ezilme yıkılan binaları düşündüğünüzde bazen mecazi olmaktan çıkabiliyor) sürdürdükçe, böyle vazgeçip gidenlerin sayısı artacak herhalde. yani en azından öyle umuyorum diyelim. ben yapabilir miyim? henüz değil. belki bir gün.

bence eddie vedder da filmin ne demek istediğini çok iyi anlamış  ki bu şarkıyı yapmış:





"society, have mercy on me"

24 Ekim 2011 Pazartesi

lady lazarus

I have done it again.
One year in every ten
I manage it-----

A sort of walking miracle, my skin
Bright as a Nazi lampshade,
My right foot

A paperweight,
My featureless, fine
Jew linen.

Peel off the napkin
O my enemy.
Do I terrify?-------

The nose, the eye pits, the full set of teeth?
The sour breath
Will vanish in a day.

Soon, soon the flesh
The grave cave ate will be
At home on me

And I a smiling woman.
I am only thirty.
And like the cat I have nine times to die.

This is Number Three.
What a trash
To annihilate each decade.

What a million filaments.
The Peanut-crunching crowd
Shoves in to see

Them unwrap me hand in foot ------
The big strip tease.
Gentleman , ladies

These are my hands
My knees.
I may be skin and bone,

Nevertheless, I am the same, identical woman.
The first time it happened I was ten.
It was an accident.

The second time I meant
To last it out and not come back at all.
I rocked shut

As a seashell.
They had to call and call
And pick the worms off me like sticky pearls.

Dying
Is an art, like everything else.
I do it exceptionally well.

I do it so it feels like hell.
I do it so it feels real.
I guess you could say I've a call.

It's easy enough to do it in a cell.
It's easy enough to do it and stay put.
It's the theatrical

Comeback in broad day
To the same place, the same face, the same brute
Amused shout:

'A miracle!'
That knocks me out.
There is a charge

For the eyeing my scars, there is a charge
For the hearing of my heart---
It really goes.

And there is a charge, a very large charge
For a word or a touch
Or a bit of blood

Or a piece of my hair on my clothes.
So, so, Herr Doktor.
So, Herr Enemy.

I am your opus,
I am your valuable,
The pure gold baby

That melts to a shriek.
I turn and burn.
Do not think I underestimate your great concern.

Ash, ash---
You poke and stir.
Flesh, bone, there is nothing there----

A cake of soap,
A wedding ring,
A gold filling.

Herr God, Herr Lucifer
Beware
Beware.

Out of the ash
I rise with my red hair
And I eat men like air.

music is music

buraya günlük muamelesi yapmamaya karar vermiştim ama zor bir kararmış meğerse. ergen moduna girmek istemiyorum ama bazen hayat kötü, insanlar kötü, her şey kötü, her şey berbat, dünya batıyor ve biz hiçbir şey yapamıyormuşuz, istesek de yapamazmışız gibi geliyor. böyle zamanlarda  düşünüyorum, bakacak güzel şeyler olmasa, okuyacak güzel kitaplar olmasa, dinleyecek güzel müzikler olmasa, sevdiğim güzel yürekli insanlar olmasa (ki en nadide şey budur) herhalde yaşamanın da bir anlamı olmazdı. çünkü pek çok kişinin aksine sadece nefes alıp verebiliyor olmak bana yetmiyor, yetemiyor.

işte bu ruh halimin fon müziği:

21 Ekim 2011 Cuma

sıdıka saka

gündelik konuşmalarımda kullandığım ve her seferinde kendi kendime kıkır kıkır güldüğüm bazı kelimeler ve kalıplar var (favorim: "hakketten"). bunların nereden çıktığını düşününce fark ettim ki hepsi bana sıdıka'dan miras kalmış. 15 sene olmuş neredeyse dizisi yapılalı, ben yazıları okumaya başlayalı ise çok daha fazla. dilime yapışıp kalması normal tabii.

yarım akıllı post modern ev kızı sıdıka saka'nın maceralarının elimin altında olmadığına çok yandım. o nedenle aradım taradım dizi fragmanını buldum. pek hoş. gerçi kabul etmem lazım ki diziyi izlerken hiçbir zaman yerlerde yuvarlanarak gülmedim, yazılarda olduğunun aksine. bu arada latif demirci'nin sıdıka saka tiplemesi de kendi başına bir klasiktir, belirtmeden geçmiim.