25 Mayıs 2012 Cuma

mitoz

kısa sürdü saltanatı
tek hücrenin
bölündük
çoğaldık.
ellerimiz oldu
ve gözlerimiz
ve susmak bilmeyen koca ağızlarımız.
büyüdük sonra
çok bilinmeyenli denklemlerden
az bilinmeyenlilere
terfi ettik.
öğrendik ki büyümek
havuz problemlerini gözü kapalı
çözmek demekmiş.
o yüzden "neden böylesin?" diyenlere
cevabım hazır:
"ben matematikten hep sınıfta kaldım."

21 Mayıs 2012 Pazartesi

yapboz.

rüzgarlar minik pamuk parçaları taşır
ve yağmurlar
çöl kumlarını
serpelerken üzerimize
dururduk bir kırmızı çatının altında
sen ve ben
ben ve sen
o çatı ki tek kalkanımızdı
geçmişten gelip
simsiyah gökyüzünde asılı duran
ölü galaksilere karşı

küçüktü
ecişti
bücüştü
kahverengi rüzgarlar yıkardı
inatla yeniden yapardık
beraber
ve her seferinde kıpkırmızı
ellerimizin
soluğumuzun
aşkımızın
kırmızısı.

30 Aralık 2011 Cuma

not düşmek

ileride dönüp baktığımda "aa acaba neden yazıp yazıp bırakmışım? dememek için yazıyorum bunu.

canım sıkkın, keyfim yok. burasını günlük ya da ağlama duvarına çevirmek istemiyorum. ama ne zaman iki satır yazacak olsam arabeske bağlıyorum. ruh halim düzelince/düzelirse yazarım artık.

bu da kişisel tarihime düşülmüş bir not olsun böyle.

8 Kasım 2011 Salı

the kids are all right

bence bir sanat eserinin güzelliği, ona maruz kaldığınızda değil de üzerinden biraz zaman geçince anlaşılır. özellikle söz konusu olan sinemaysa. o kadar çok film var ki seyrederken bayıldığım ama salondan çıkar çıkmaz unutup gittiğim. o yüzden şunu tartmaya çalışıyorum: film izlerkenki ruh halim film bitmesine rağmen ortadan kalkmıyorsa, o film iyi filmdir.

filmi izlemeden evvel berbat eleştiriler okumuştum hakkında. insanlar neden etiketlere bu kadar takılırlar, hiç anlamam. bence bu film aileyle ilgiliydi temelde. ne kadar farklı, sorunlu, arızalı, boğucu ve hatta (özellikle de ergenseniz) bıktırıcı olsa da herkes sever aslında ailesini. ve aile öyle bir şeydir ki içindekiler nefes alamadıklarını hissetseler de o çemberin dışına çıkarlarsa boyunları bükük kalıverirler. ayrıca bu aile denen meretin öyle bir aurası vardır ki, onun sıcaklığını hisseden herkes o çemberin bir parçası olmak ister.

bu hislerin hepsi filmde o kadar güzel verilmiş ki benim bunların üzerine yazacağım her şey anlamsız olacak aslında. nic ve jules arasındaki ilişki örneğin (her ne kadar bu ilişkiyi eşcinsel ilişkileri de hetero kalıplarla açıklamaya çalışmakla suçlayan bazı sivriler olsa da ben bu argümana katılmıyorum). yılların yıpranmışlığının yanısıra, birlikte geçirilen bir ömrün getirdiği zamana direnen o güçlü, derin bağlar. ya da paul'ün "nasıl da sıradışı bir aileyiz" diyerek aslında kendisini ailenin bir parçası olarak gördüğünü söylemesi, yukarıda bahsettiğim o sıcaklığın büyüsüne kapılması. kendilerini bulmaya çalışan  çocukların hem bunalmaları hem de o bağın getirdiği güven duygusuna olan ihtiyaçları. sonuç olarak (belki de filmin kapanışında çalan mgmt şarkısının sözlerini de bu bağlamda yorumlamak gerekebilir) ailenin statik kalmaması, büyümesi, değişmesi ve mükemmel aile diye bir şeyin olmaması.

bilemiyorum, belki de halihazırda bu meselelere fazlaca kafa yormakta olduğumdan bu kadar etkiledi beni. komedi filmi olduğu iddia edilmesine rağmen itiraf ediyorum çoğu yerde gözümde yaşlarla seyrettim.

yeniden izlemek isteyeceğim filmlerden biri olduğu kesin. izleyin, izlettirin.

filmin soundtrackinde en sevdiğim ve yukarıda da bahsettiğim kapanış şarkısı gençliğinin kıymetini bilemeyenler için gelsin.


1 Kasım 2011 Salı

lost in translation

geçen gün sevdicekle konuşuyorduk da filmlerden, yönetmenlerden. tesadüfen konusu açıldı. pek sever lost in translation'u. ben de nedense pek sevmem. ona tam anlatamadım aslında neden sevmediğimi de sonradan düşündüm üzerine uzun uzun (gerçi benim pek haddime değil böyle oturup filmler hakkında ahkam kesmek ama neyse).

genel bir problem var insanlarda, köksüzleşmek. 2000'li yılların hastalığı diye düşünüyorum. görselliğin yazılı kültürü yenmesiyle, kültürel aktarımların artık yok olmaya yüz tutmasıyla alakalı büyük ölçüde. ya da dünya o kadar küçülüyor ki insanlar artık nereye ait olduklarını şaşıveriyorlar. tabi bütün bunları giderek yüceltilen bireycilikle de açıklamak mümkün herhalde, emin değilim. bu filmin ana teması da bu diyebiliriz (bence en azından). filmde iki yabancı, dünyanın öbür ucunda kendilerininkinden çok farklı bir kültürün içinde yapayalnız kalıyorlar. birbirlerine sığınıyorlar. film de bu sığınmanın öyküsü. o yüzden hem hüzünlü hem de sıcak, tatlı bir havası var.

buraya kadar bakınca iyi güzel de, bu "köksüz", "kalabalıklar içinde yalnız" insanlar hakkındaki filmlerden bana fenalık geldi artık. ve bunun romantik soslarla önümüze getirilmesinden. böyle bir konuyu ele alıyorsa bir film, bu insanların köksüzlüğünü yabancı bir memlekette turist olarak bulunmalarıyla açıklamamalı. kolaysa bireycilikle hesaplaşsın bakalım. evet kabul ediyorum samimi çabalar var, örneğin hanım kızımız (charlotte) hayatta ne yapacağına karar veremiyor. toplumsal konumunun kendine dayatmalarından bunalıyor. ya da bob harris her şeye sahip olmaktan muzdarip ve içindeki boşluk hissini dolduramıyor bir türlü. ama bunlar küçücük ipuçları olmaktan öteye gidemiyor filmin içinde. japonya teması ve getirdiği yalnızlık galip geliyor. bu açıdan bakılınca hafiften oryantalist bir bakış da var filmde ki bence oldukça rahatsız edici.

netice itibariyle, izledikten sonra "ee ne ki şimdi bu?" dediğim filmler arasında yerini aldı kendilerini. bütün sevenlerini tenzih ederim. belki de ben sinemadan hiç anlamıyorum, bu da mümkündür.

28 Ekim 2011 Cuma

eppur si muove

bugün düşünüp durdum kendi kendime, dünya yine de dönüyor ve hayat yine de devam ediyor. biz burda olsak da olmasak da dünya dönmeye devam edecek. o zaman aklıma geldi. engizisyon, galileo'ya dayattığında geri adım atmak zorunda kalmıştı teorisinden, canını kurtarmak için. ama işte onlar ne derse desin dünya yine de dönüyordu. evet biliyorum başlıktaki bu sözün (ki tam anlamı "yine de dönüyor"dur) galileo tarafından sarf edilip edilmediği tartışmalı ama bence onun ruhuna uygun bir cümle. o yüzden onunmuş gibi farz etmekte bir sakınca yok bence.

aynı cümle haggard'a da ilham kaynağı olmuş ki bu isimle bir albümleri de var. albüm kapağı da şahane.


yine aynı isimli şarkıları (her ne kadar metal günlerim artık gerilerde kalmış olsa da) güzel bence.

27 Ekim 2011 Perşembe

güzel bir şey yok mu?

aslında yazacak ne çok şey var. bir dakika durmuyor beynim, kafamda uçuşan düşüncelerden. çıldırmış bir dünyada yaşıyorum. ne görsem, ne okusam, neye elimi atsam içimi acıtıyor sonunda. bunların hiçbirini yazmak istemiyorum. adı üstünde ya, güzel şeyler olsun sadece. uzun zaman sonra dönüp baktığımda bu zamanları güzel şeylerle hatırlamak istiyorum, içimi yakıp geçen, göğsümün sol yanında kalıcı bir ağrıya neden olan şeylerle değil.

ama işte kolay değil o kadar. sabahtan beri zorluyorum kendimi şöyle neşeli bir şeyler okusam, dinlesem, biraz gülsem diye. henüz tam olarak başaramadım. başarana kadar da  bir şey yazmam buraya artık. öyle işte.