müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Kasım 2011 Salı

the kids are all right

bence bir sanat eserinin güzelliği, ona maruz kaldığınızda değil de üzerinden biraz zaman geçince anlaşılır. özellikle söz konusu olan sinemaysa. o kadar çok film var ki seyrederken bayıldığım ama salondan çıkar çıkmaz unutup gittiğim. o yüzden şunu tartmaya çalışıyorum: film izlerkenki ruh halim film bitmesine rağmen ortadan kalkmıyorsa, o film iyi filmdir.

filmi izlemeden evvel berbat eleştiriler okumuştum hakkında. insanlar neden etiketlere bu kadar takılırlar, hiç anlamam. bence bu film aileyle ilgiliydi temelde. ne kadar farklı, sorunlu, arızalı, boğucu ve hatta (özellikle de ergenseniz) bıktırıcı olsa da herkes sever aslında ailesini. ve aile öyle bir şeydir ki içindekiler nefes alamadıklarını hissetseler de o çemberin dışına çıkarlarsa boyunları bükük kalıverirler. ayrıca bu aile denen meretin öyle bir aurası vardır ki, onun sıcaklığını hisseden herkes o çemberin bir parçası olmak ister.

bu hislerin hepsi filmde o kadar güzel verilmiş ki benim bunların üzerine yazacağım her şey anlamsız olacak aslında. nic ve jules arasındaki ilişki örneğin (her ne kadar bu ilişkiyi eşcinsel ilişkileri de hetero kalıplarla açıklamaya çalışmakla suçlayan bazı sivriler olsa da ben bu argümana katılmıyorum). yılların yıpranmışlığının yanısıra, birlikte geçirilen bir ömrün getirdiği zamana direnen o güçlü, derin bağlar. ya da paul'ün "nasıl da sıradışı bir aileyiz" diyerek aslında kendisini ailenin bir parçası olarak gördüğünü söylemesi, yukarıda bahsettiğim o sıcaklığın büyüsüne kapılması. kendilerini bulmaya çalışan  çocukların hem bunalmaları hem de o bağın getirdiği güven duygusuna olan ihtiyaçları. sonuç olarak (belki de filmin kapanışında çalan mgmt şarkısının sözlerini de bu bağlamda yorumlamak gerekebilir) ailenin statik kalmaması, büyümesi, değişmesi ve mükemmel aile diye bir şeyin olmaması.

bilemiyorum, belki de halihazırda bu meselelere fazlaca kafa yormakta olduğumdan bu kadar etkiledi beni. komedi filmi olduğu iddia edilmesine rağmen itiraf ediyorum çoğu yerde gözümde yaşlarla seyrettim.

yeniden izlemek isteyeceğim filmlerden biri olduğu kesin. izleyin, izlettirin.

filmin soundtrackinde en sevdiğim ve yukarıda da bahsettiğim kapanış şarkısı gençliğinin kıymetini bilemeyenler için gelsin.


28 Ekim 2011 Cuma

eppur si muove

bugün düşünüp durdum kendi kendime, dünya yine de dönüyor ve hayat yine de devam ediyor. biz burda olsak da olmasak da dünya dönmeye devam edecek. o zaman aklıma geldi. engizisyon, galileo'ya dayattığında geri adım atmak zorunda kalmıştı teorisinden, canını kurtarmak için. ama işte onlar ne derse desin dünya yine de dönüyordu. evet biliyorum başlıktaki bu sözün (ki tam anlamı "yine de dönüyor"dur) galileo tarafından sarf edilip edilmediği tartışmalı ama bence onun ruhuna uygun bir cümle. o yüzden onunmuş gibi farz etmekte bir sakınca yok bence.

aynı cümle haggard'a da ilham kaynağı olmuş ki bu isimle bir albümleri de var. albüm kapağı da şahane.


yine aynı isimli şarkıları (her ne kadar metal günlerim artık gerilerde kalmış olsa da) güzel bence.

25 Ekim 2011 Salı

society

into the wild'ı izleyenlerin büyükçe bir kısmı bu filmi insanın doğayla mücadelesi ve neticesinde yenik düşmesi olarak yorumlamayı tercih ediyorlar. ben öyle düşünmüyorum. bence bu bir vazgeçiş öyküsü. sahip olduğun, toplumun sana sahip olmanı dayattığı, talep ettiği her şeyden vazgeçebilmenin ve insanlığın özüne dönebilmenin öyküsü. biyolojik varoluşumuzun temellerine inebilmenin öyküsü.

insanlar kendi yaptıkları şeylerin esiri olmayı, kendi yaptıkları şeylerin altında ezilmeyi (bu ezilme yıkılan binaları düşündüğünüzde bazen mecazi olmaktan çıkabiliyor) sürdürdükçe, böyle vazgeçip gidenlerin sayısı artacak herhalde. yani en azından öyle umuyorum diyelim. ben yapabilir miyim? henüz değil. belki bir gün.

bence eddie vedder da filmin ne demek istediğini çok iyi anlamış  ki bu şarkıyı yapmış:





"society, have mercy on me"

24 Ekim 2011 Pazartesi

music is music

buraya günlük muamelesi yapmamaya karar vermiştim ama zor bir kararmış meğerse. ergen moduna girmek istemiyorum ama bazen hayat kötü, insanlar kötü, her şey kötü, her şey berbat, dünya batıyor ve biz hiçbir şey yapamıyormuşuz, istesek de yapamazmışız gibi geliyor. böyle zamanlarda  düşünüyorum, bakacak güzel şeyler olmasa, okuyacak güzel kitaplar olmasa, dinleyecek güzel müzikler olmasa, sevdiğim güzel yürekli insanlar olmasa (ki en nadide şey budur) herhalde yaşamanın da bir anlamı olmazdı. çünkü pek çok kişinin aksine sadece nefes alıp verebiliyor olmak bana yetmiyor, yetemiyor.

işte bu ruh halimin fon müziği:

20 Ekim 2011 Perşembe

there is a light that never goes out

her zaman söylerim arabesk denilen şeyin dili, milliyeti olmaz diye. the smiths'in bu şarkısı da arabeskin her dilde aynı olduğuna dair çok güzel bir örnek bence. tabii smiths sağolsun, bütün şarkılarını neşeliymiş gibi yaptıkları için (en azından melodik olarak diyelim), gerçekten şarkının sözlerine dikkatinizi vermediğiniz sürece aslında altında nasıl da "damardan" verilen bir mesajın olduğunu anlamayabiliyorsunuz.

bugün tesadüfen karşıma çıktığında da düşündüm neden bu şarkıyı sevdiğimi. kazadan beri araba yolculukları beni huzursuz etse de, aslında ne çok severdim arabayla yapılan gece gezmelerini. hele şehirler arası yolsa. karanlık sakin yollar önünüzde uzanıp gidiyorsa. arabanın içinde tatlı bir serinlik varsa. bir de fonda güzel bir müzik. böyle gezilerde arabada duyulan o gece serinliğinin kokusu var bu şarkıda. işte bu yüzden çok seviyorum. çocukluğumun bütün renk ve kokularını sevdiğim gibi.

eh, o zaman dinleyelim bakalım:

sevgili janis

aşağıdaki resmi bugün feysbukta gördüm, pek hoşuma gitti.


aslında resmin üzerindeki yazının doğrusu "ora pro nobis" olacak, yanlış yazmışlar. "bizim için dua et" manasında. bu vesileyle, sıradaki parça bütün janis abla severler için gelsin: