sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Temmuz 2012 Çarşamba

the tree of life

2011 yapımı bu filmi daha yeni izlediğim için öncelikle kendimi ayıplayarak girmem lazım lafa. geçen hafta tatilde izledik sevdicekle beraber. izlediğim zaman da bu kadar geç kaldığım için çok hayıflandım açıkçası.

sinemanın tüketim nesnesi olmayıp, gerçek anlamda 7. sanat tanımının hakkını veren örneklerine son yıllarda rastlamanın oldukça güç olduğunu düşünüyorum. sırf film çekmiş olmak için çekilen yönetmen abuklamaları/hezeyanları ile doldu ortalık maalesef. işte bu atmosferde bu film çölde bir vaha gibi adeta.

filmden bahsetmek ise oldukça güç. "konusu nedir acaba?" diye soran olursa insan varoluşu diyebilirim. bütün şeyler gibi insanlar da doğar, büyür ve ölürler. malick bize bir ailenin öyküsü ile dünyanın varoluşu öyküsünü bir paralellik içinde ve olabilecek en şiirsel biçimiyle anlatıyor. şahsi kanaatim bunu son derece güzel bir şekilde başardığı yönünde.

filmin başka bir güzelliği de baştan aşağı metaforlarla, göndermelerle dolu olması. her sahnenin, her sözcüğün, her görüntü parçasının derin anlamları ve gerçekten oldukça derinlikli, düşündürücü göndermeleri var. buna rağmen böylesine derinlikli bir filmin imdb puanının bu kadar düşük olması beni çok şaşırttı. şiir sevmek herkesin harcı değil demek ki.

ama sırf brad pitt tarafından hayat verilen olağanüstü baba karakteri için (hayatta kaybetmiş, otoriter, bütün hayatını ve  sevgisini çocuklarına adamış bir adam) veya bütün film boyunca tek kelime etmeden sadece gözleriyle oynayıp o meleksi, saf, çocuksu, kırılgan  (ve belki de biraz masalsı) ama aynı zamanda cefakar anne rolünde harikalar yaratan jessica chastain için izlenebilir. izlenmeli.

kişisel sinematografime ise solaris ile birlikte "şiir gibi film" lafının hakkını veren ikinci film olarak adını altın harflerle yazdırdı.

ben iki lafı bir araya getiremediğim için filmin ne menem bir şey olduğu pek anlaşılamadı, farkındayım. o yüzden buyrunuz trailer'ına:


8 Kasım 2011 Salı

the kids are all right

bence bir sanat eserinin güzelliği, ona maruz kaldığınızda değil de üzerinden biraz zaman geçince anlaşılır. özellikle söz konusu olan sinemaysa. o kadar çok film var ki seyrederken bayıldığım ama salondan çıkar çıkmaz unutup gittiğim. o yüzden şunu tartmaya çalışıyorum: film izlerkenki ruh halim film bitmesine rağmen ortadan kalkmıyorsa, o film iyi filmdir.

filmi izlemeden evvel berbat eleştiriler okumuştum hakkında. insanlar neden etiketlere bu kadar takılırlar, hiç anlamam. bence bu film aileyle ilgiliydi temelde. ne kadar farklı, sorunlu, arızalı, boğucu ve hatta (özellikle de ergenseniz) bıktırıcı olsa da herkes sever aslında ailesini. ve aile öyle bir şeydir ki içindekiler nefes alamadıklarını hissetseler de o çemberin dışına çıkarlarsa boyunları bükük kalıverirler. ayrıca bu aile denen meretin öyle bir aurası vardır ki, onun sıcaklığını hisseden herkes o çemberin bir parçası olmak ister.

bu hislerin hepsi filmde o kadar güzel verilmiş ki benim bunların üzerine yazacağım her şey anlamsız olacak aslında. nic ve jules arasındaki ilişki örneğin (her ne kadar bu ilişkiyi eşcinsel ilişkileri de hetero kalıplarla açıklamaya çalışmakla suçlayan bazı sivriler olsa da ben bu argümana katılmıyorum). yılların yıpranmışlığının yanısıra, birlikte geçirilen bir ömrün getirdiği zamana direnen o güçlü, derin bağlar. ya da paul'ün "nasıl da sıradışı bir aileyiz" diyerek aslında kendisini ailenin bir parçası olarak gördüğünü söylemesi, yukarıda bahsettiğim o sıcaklığın büyüsüne kapılması. kendilerini bulmaya çalışan  çocukların hem bunalmaları hem de o bağın getirdiği güven duygusuna olan ihtiyaçları. sonuç olarak (belki de filmin kapanışında çalan mgmt şarkısının sözlerini de bu bağlamda yorumlamak gerekebilir) ailenin statik kalmaması, büyümesi, değişmesi ve mükemmel aile diye bir şeyin olmaması.

bilemiyorum, belki de halihazırda bu meselelere fazlaca kafa yormakta olduğumdan bu kadar etkiledi beni. komedi filmi olduğu iddia edilmesine rağmen itiraf ediyorum çoğu yerde gözümde yaşlarla seyrettim.

yeniden izlemek isteyeceğim filmlerden biri olduğu kesin. izleyin, izlettirin.

filmin soundtrackinde en sevdiğim ve yukarıda da bahsettiğim kapanış şarkısı gençliğinin kıymetini bilemeyenler için gelsin.


1 Kasım 2011 Salı

lost in translation

geçen gün sevdicekle konuşuyorduk da filmlerden, yönetmenlerden. tesadüfen konusu açıldı. pek sever lost in translation'u. ben de nedense pek sevmem. ona tam anlatamadım aslında neden sevmediğimi de sonradan düşündüm üzerine uzun uzun (gerçi benim pek haddime değil böyle oturup filmler hakkında ahkam kesmek ama neyse).

genel bir problem var insanlarda, köksüzleşmek. 2000'li yılların hastalığı diye düşünüyorum. görselliğin yazılı kültürü yenmesiyle, kültürel aktarımların artık yok olmaya yüz tutmasıyla alakalı büyük ölçüde. ya da dünya o kadar küçülüyor ki insanlar artık nereye ait olduklarını şaşıveriyorlar. tabi bütün bunları giderek yüceltilen bireycilikle de açıklamak mümkün herhalde, emin değilim. bu filmin ana teması da bu diyebiliriz (bence en azından). filmde iki yabancı, dünyanın öbür ucunda kendilerininkinden çok farklı bir kültürün içinde yapayalnız kalıyorlar. birbirlerine sığınıyorlar. film de bu sığınmanın öyküsü. o yüzden hem hüzünlü hem de sıcak, tatlı bir havası var.

buraya kadar bakınca iyi güzel de, bu "köksüz", "kalabalıklar içinde yalnız" insanlar hakkındaki filmlerden bana fenalık geldi artık. ve bunun romantik soslarla önümüze getirilmesinden. böyle bir konuyu ele alıyorsa bir film, bu insanların köksüzlüğünü yabancı bir memlekette turist olarak bulunmalarıyla açıklamamalı. kolaysa bireycilikle hesaplaşsın bakalım. evet kabul ediyorum samimi çabalar var, örneğin hanım kızımız (charlotte) hayatta ne yapacağına karar veremiyor. toplumsal konumunun kendine dayatmalarından bunalıyor. ya da bob harris her şeye sahip olmaktan muzdarip ve içindeki boşluk hissini dolduramıyor bir türlü. ama bunlar küçücük ipuçları olmaktan öteye gidemiyor filmin içinde. japonya teması ve getirdiği yalnızlık galip geliyor. bu açıdan bakılınca hafiften oryantalist bir bakış da var filmde ki bence oldukça rahatsız edici.

netice itibariyle, izledikten sonra "ee ne ki şimdi bu?" dediğim filmler arasında yerini aldı kendilerini. bütün sevenlerini tenzih ederim. belki de ben sinemadan hiç anlamıyorum, bu da mümkündür.

25 Ekim 2011 Salı

society

into the wild'ı izleyenlerin büyükçe bir kısmı bu filmi insanın doğayla mücadelesi ve neticesinde yenik düşmesi olarak yorumlamayı tercih ediyorlar. ben öyle düşünmüyorum. bence bu bir vazgeçiş öyküsü. sahip olduğun, toplumun sana sahip olmanı dayattığı, talep ettiği her şeyden vazgeçebilmenin ve insanlığın özüne dönebilmenin öyküsü. biyolojik varoluşumuzun temellerine inebilmenin öyküsü.

insanlar kendi yaptıkları şeylerin esiri olmayı, kendi yaptıkları şeylerin altında ezilmeyi (bu ezilme yıkılan binaları düşündüğünüzde bazen mecazi olmaktan çıkabiliyor) sürdürdükçe, böyle vazgeçip gidenlerin sayısı artacak herhalde. yani en azından öyle umuyorum diyelim. ben yapabilir miyim? henüz değil. belki bir gün.

bence eddie vedder da filmin ne demek istediğini çok iyi anlamış  ki bu şarkıyı yapmış:





"society, have mercy on me"

20 Ekim 2011 Perşembe

phyllis gordon

aşağıdaki fotoğrafı anothermag'de bulana kadar kendisinin kim olduğundan haberdar değildim açıkçası.

gerçi hala da tam olarak kim olduğunu öğrenebilmiş değilim, zira internette hakkında çok az bilgi var. ama meğerse, sessiz sinema dönemi aktrislerinden phyllis teyze yaklaşık olarak (kısa filmler de dahil olmak üzere) 52 filmde rol almış ve evcil bir çita beslemekteymiş.

yandaki fotoğrafın 1939 yılında çekildiği söyleniyor ama doğruluğu tartışılır elbet. o yıllarda peta yokmuş maalesef.

phyliss teyzenin filmografisi için imdb sayfasına bakabilirsiniz.





aşağıda o filmlerden nispeten daha yeni olanlarından birisinin, "Another Thin Man"in trailer'ını ekliyorum. oldukça sıkıcı bir filme benziyor. mehhhhh.



we'll always have paris

casablanca'yı hala izlememiş olan varsa, çok ama çok ayıp ona.
dün akşam pinterest'te film afişi arşivi oluşturma çabalarım esnasında aklıma geldi. hatta olsa da yeniden izlesem dedim. bu filmin bence en ilginç yanı tipik amerikan filmlerinden farklı olarak, mutlu sonla bitmeyen bir  aşk hikayesi olması. belki onu bu kadar özel kılan da budur. kimbilir.

işte filmin en sevdiğim, hüngür foşur kendimi kaybettiğim sahnesinde geçen diyalog:

Rick: Last night we said a great many things. You said I was to do the thinking for both of us. Well, I've done a lot of it since then, and it all adds up to one thing: you're getting on that plane with Victor where you belong.
Ilsa: But, Richard, no, I... I...
Rick: Now, you've got to listen to me! You have any idea what you'd have to look forward to if you stayed here? Nine chances out of ten, we'd both wind up in a concentration camp. Isn't that true, Louie?
Captain Renault: I'm afraid Major Strasser would insist.
Ilsa: You're saying this only to make me go.
Rick: I'm saying it because it's true. Inside of us, we both know you belong with Victor. You're part of his work, the thing that keeps him going. If that plane leaves the ground and you're not with him, you'll regret it. Maybe not today. Maybe not tomorrow, but soon and for the rest of your life.
Ilsa: But what about us?
Rick: We'll always have Paris. We didn't have, we, we lost it until you came to Casablanca. We got it back last night.
Ilsa: When I said I would never leave you.
Rick: And you never will. But I've got a job to do, too. Where I'm going, you can't follow. What I've got to do, you can't be any part of. Ilsa, I'm no good at being noble, but it doesn't take much to see that the problems of three little people don't amount to a hill of beans in this crazy world. Someday you'll understand that.
[Ilsa lowers her head and begins to cry]
Rick: Now, now...
[Rick gently places his hand under her chin and raises it so their eyes meet]
Rick: Here's looking at you kid.

19 Ekim 2011 Çarşamba

woody

woody allen'ın son filmi "midnight in paris" i iki hafta kadar önce izledik. sağolsun kanyon'daki sinemaların koltuklarının bana yüksek gelmesi haricinde keyifli bir gün olarak kişisel tarihime geçti. evet film güzeldi. zaten buraya oturup film eleştirisi yazacak değilim, asıl olay filmin yıllardır gördüğüm en muhtikulade afişlerden birine sahip olması. afiş aşağıda.


merak eden olursa diye bu da imdb linki: http://www.imdb.com/title/tt1605783/